Bir milleti ayakta tutan şey sadece ekonomik gücü, teknolojisi ya da ordusu değildir. Asıl güç; o milletin kültüründe, aile yapısında,örf ve adetlerinde, edebinde ve ahlaki değerlerinde saklıdır.Tarih bize göstermiştir ki kültürünü kaybeden milletler,eninde sonunda kimliklerini de kaybetmişlerdir.
Bugün ne yazık ki böyle bir kırılmanın eşiğinde olduğumuzu düşünüyorum.
Küreselleşme adı altında dünyanın dört bir yanından gelen yaşam biçimlerini sorgulamadan benimseyen bir toplum haline geliyoruz. Kendi değerlerimizi “eski” başkalarının değerlerini ise “çağdaşlık” olarak görmeye başladık. Oysa çağdaşlık, köklerden kopmak değil ,köklerden güç alarak geleceğe yürüyebilmektir.
Sokaklara baktığımızda bu değişimi açıkça görüyoruz. Giyim, kuşam, artık sadece bir tercih değil; aynı zamanda toplumsal bir mesaj haline geldi. Vücudu mümkün olduğunca teşhir etmeyi normalleştiren anlayışın giderek yaygınlaşması, toplumun önemli bir kesiminde rahatsızlık oluşturuyor. Üstelik bu anlayışın çocuklara kadar inmesi daha da düşündürücüdür. Çocukların yaşlarına uygun olmayan kıyafetlerle yetişkin gibi giydirilmesi sosyal medyada beğeni uğruna sergilenmesi ve bunun sıradanlaştırılması geleceğimiz adına üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir meseledir.
Elbette kimsenin özel hayatına müdahale edilmesini savunmuyorum. Ancak özgürlük kavramı, toplumsal sorumluluk duygusundan tamamen bağımsız düşünülemez. Hepimiz aynı sokakları, aynı parkları, aynı toplumu paylaşıyoruz. Toplum halinde yaşamanın temelinde ise karşılıklı saygı ve ortak değerler bulunur.
Son günlerde kamuoyunu meşgul eden bazı tartışmalar da bize bir gerçeği yeniden hatırlattı. Devleti temsil eden makamlar, yalnızca yetki değil aynı zamanda örnek olma sorumluluğunu da taşır. Toplumun önünde bulunan insanlar, attıkları her adımın ve verdikleri her görüntünün kamuoyunda karşılık bulacağını bilerek hareket etmelidir. Temsil makamı yalnızca makam odasında değil, hayatın her alanında taşınan bir sorumluluktur.
Ancak asıl mesele ne bir kıyafet ne de tek bir olaydır. Asıl mesele, çocuklarımıza nasıl bir toplum bırakacağımızdır.
Bugün küçük yaşlardan itibaren tüketim kültürünün, sosyal medya beğenilerinin ve dış görünüş odaklı anlayışın etkisi altındaki çocuklarımızın; edep, haya, nezaket ve kültürel aidiyet gibi değerlerle de büyümesini sağlayabiliyor muyuz?Eğer bu soruya gönül rahatlığıyla “Evet” diyemiyorsak, durup düşünmemiz gerekir.
Kültür kendiliğinden yaşamaz. Korunur, öğretilir ve yaşatılır. Aile de başlar, okulda güçlenir, sokakta şekillenir ve devletin kurumlarıyla desteklenir. Eğer hepimiz “Bana ne? Dersek, yarın çocuklarımız “biz kimiz?”diye sormaya başlayacaktır.
Kimse geçmişe dönelim demiyor. Kimse dünyaya sırtımızı çevirelim de demiyor. Şunu söylemek istiyorum: Modernleşelim ama özümüzü kaybetmeyelim. Gelişelim ama değerlerimizi terk etmeyelim.
Tuba Gülnahar

